31 Ocak 2014 Cuma

Türk bebekler neden bu kadar çok ağlıyor?!?

Bu yazıyı o kadar çok beğendim ki, burada da paylaşmadan edemeyeceğim. Biliyorsunuz bazı paylaşımlarımı en çok kendime not olsun diye yapıyorum. Bunu yaparken notlarımı okuyan bazı  annelerden de teşekkür alıyor, "Bunları yaşayan tek dişi kalmış tek anne ben değilmişim oley!" diyorum. Yine öyle bir yazı. Umarım içimizden birilerine yararlı olur, başta ben lütfen:)
http://www.bebekveben.com/'dan alıntıdır:
"Mehmet Ali Birand köşe yazısında uçak yolculuğunu çekilmez hale getiren çocuklardan bahsetmiş ve “Neden bizim çocuklar daha fazla ağlıyor?” diye sormuştu. Dünkü yazımda bebeklerde ve çocuklarda ağlamanın nedenleri üzerinde durdum ve ağlama ile başa çıkmada doğru ve yanlış yaklaşımlar konusuna değindim. Bugün ise, “Türk çocukları neden çok ağlıyor?” sorusunu yanıtlamaya çalışacağım.

Türk çocukları neden çok ağlıyor?
 
Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor, Mehmet Ali Birand’ın gözlemine katılıyorum: Türk çocukları gerçekten çok ağlıyor. Ancak konuyu sadece ağlamakla sınırlandırmamalı. Ağlamak daha çok küçük çocuklara özgü bir davranış biçimi. Yaşlar büyüdükçe ağlamanın yerini huysuzlanmak ve içinde bulunulan ortamı birbirine katmak alıyor. Daha büyük çocuklar ise ebeveynleri ile sürekli bir tartışma ortamına giriyor. Kısacası Türk çocukları sosyal ortamda nasıl davranılacağını bilmiyor.
Yaklaşık 8 senedir Amerika’da yaşıyorum. Restoran, park, mağaza gibi sosyal alanlarda gördüğüm ve değişik milletlerden olan arkadaşlarımızın aile yaşantısında gözlediğim kadarıyla, sosyal ortamda uslu duramama sendromu sadece Türk çocuklarına özgü değil. Ortadoğu ve Asya ülkelerinin çoğunda durum böyle. Girdiğimiz ortamlarda kendini yerden yere atan, yemek yememek için direnen, bağırarak konuşan, ortalıkta koşuşan ne kadar çocuk varsa doğu kültüründen geldiğini görmek hem üzücü hem de hayret verici. Nedenlerini düşündüğümde ise, faturayı sadece çocuğa çıkarmak mümkün değil. Çünkü çocuğun davranışlarını aile ve toplum şekillendiriyor.
Sosyal ortamdaki çocuk konusunda, batı ve doğu kültürlerindeki farklılıkları anlatmadan önce, şunu peşinen söylemek istiyorum: Aşağıda verdiğim kıyaslama, ilk bakışta, batı kültürüne bir övgü gibi gözükebilir. Ancak bu yazı sadece çocukların toplum içindeki davranışlarını değerlendirmek amacıyla yazılmıştır. Şüphesiz doğu kültürünün de çocuklara verdiği, övgüyü hak eden, çok güzel değerleri vardır. Çocuklarımızı yetiştirirken, herhangi bir kültüre körü körüne bağlanmak yerine, her kültürün içinden faydalı olan uygulamaları almak esas olmalıdır.

Diğer önemli nokta da şu: Ağlayan çocuk bir kader değildir. Her Türk çocuğu ağlayacak diye bir kural da yoktur. Ailenin ve toplumun çocuk yetiştirmeye nasıl yaklaştığına göre, çocuğun davranışı da olumlu yönde şekillenebilir.
 

Batı Kültüründe Sosyal Ortamdaki Çocuk
Birey Merkezli Yaşam
Batı kültürü doğu kültürüne göre daha bireycidir. Bireycilik iki yönlü olur:
1- Çocuk bir bireydir: Çocuklara ufak yaştan itibaren birey kavramı öğretilir. Çocuğa kendi ile ilgili konularda söz hakkı verilir. Çocuğun söyledikleri dinlenir. Fikirlerine önem verildiğini gören çocuk, ebeveynleri ile daha az çatışır.
2- Ebeveyn bir bireydir: Ebeveynlerin de çocuktan bağımsız bir yaşantıları olduğu kabul edilir. Ebeveynin ve çocuğun yaşantısı arasında denge kurulur. Mesela ebeveyn bir işle ilgileniyor ve çocuk sadece sıkıntıdan ağlıyorsa, ebeveynin işi bitene kadar çocuk bekler. Böylece çocuk, zaman içinde sabırlı olmayı öğrenir.



Ağlamaya Karşı Yaklaşım
Çocuk yetiştirilirken işbölümü yapılması esastır. Sosyal ortamda çocuk ağladığında “Neden bu çocuk susmuyor” diye gözler hemen anneye dönmez. O an hangi ebeveyn müsaitse, çocuğun ihtiyacını karşılar. Daha sonra, kendi kendine sakinleşmesi için çocuğa fırsat tanınır. Çocuk aşırı ilgi ile boğulmaz. Çocuk çok ağlıyor ve huysuzluk yapıyorsa, sosyal ortamın kuralları hatırlatılır ve gerekirse sakinleşene kadar o ortamdan uzaklaştırılır.
Kurallar Uymak İçin
Batı kültüründe yasalara ve toplumsal kurallara uyma konusunda daha sert bir yaklaşım vardır. İster “insanların içinden geliyor” deyin, ister “cezai yaptırımlar yüzünden mecburen uyuyorlar” deyin sonuç değişmez. Trafikte, bir mağazadaki kuyrukta ya da restoranda, hangi sosyal ortamda olursanız olun, insanlar kurallara uyar. Çocuklara da çok küçük yaştan itibaren kurallara uymak öğretilir. Çocuk, ebeveynlerinin de kurallara uyduğunu gözlemler ve kurallara uymayı benimser. Onları sorgulamaz. Böylece, içinde çocukların da yer bulduğu, ahenkli bir sosyal yaşam oluşur.
Aktif Sosyal Katılım
Batılı ailelerde çocuk olduktan sonra sosyal aktivitelerde katılımda çok fazla azalma olmaz. Çocuklar da çok küçük yaştan itibaren ebeveynleriyle beraber restoran, opera, sinema gibi sosyal ortamlara katılır, seyahatlere çıkar ve bu ortamların kurallarına göre davranmayı öğrenir.
Çocuklu Ailelere Yaklaşım
Amerika’da gözlemlediğim ve bizim kültürümüzden farklı olan bir diğer konu da çocuklu ailelere yaklaşımdır. Amerika’da sosyal alanlar, çocuklu ailelerin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiştir. Marketlerde çocuklu aileler için ayrılmış park yeri, restoranlarda çocuk sandalyesi ve çocukların oyalanması için boya kalemi/kağıt, hemen her mahallede çocukların faydalanabileceği park ve havuz, kütüphanelerde geniş çocuk kitapları/müzikleri/filmleri koleksiyonu ve çocuk aktiviteleri buna örnek olarak verilebilir. Kısacası çocuğun sosyal yaşamdaki varlığı kabul edilmiş ve ihtiyaçları düşünülmüştür. Dolayısı ile çocuğun ev dışında da sıkılmadan ve çevreye rahatsızlık vermeden vakit geçirebilmesi için seçenekler mevcuttur.
Sosyal alanda bir çocuk nadiren huysuzlanıp, ağlarsa kimse dönüp bakmaz. Herkes bu durumu çocukluğun bir parçası olarak kabul eder. Ağlayan çocuğun ebeveynleri, çocuğa fiziksel zarar vermediği sürece, nasıl davranırsa davransın, yargılanmaz. Yargılansa bile bu, sessiz olarak yapılır. Ebeveynlere psikolojik ya da sosyal baskı oluşturulmaz. Böylece aileler de kendilerini çocuk yetiştirme konusunda daha özgür hisseder.
 

 
Doğu Kültüründe Sosyal Ortamdaki Çocuk
Çocuk Merkezli Yaşam
Doğu kültürü çocuk merkezli yaşar. Çocuk dünyaya geldikten sonra ebeveynlerin sosyal hayatı bitme noktasına gelir. Herşey çocuğun ihtiyaçlarına göre şekillenir. “Çocuk ağlatılmaz” sözü de bunun bir parçasıdır. Çocuk da her ağlamasının ardından ebeyenlerinden ilgi göreceğini bildiği için ağlamayı bir silah gibi kullanır.
Doğu kültüründe çocuğun bağımsız bir birey olduğu kabul edilmez. Çocuk ebeveynlerin bir uzantısı gibi görülür. Çocuğun sözlerine önem verilmez. “Çocuklar bundan anlamaz”, “Sus! Sen çocuksun”, “Çocuklar öyle herşeye karışmaz” gibi sözlerle pasifize edilir. Çocuk büyüyene kadar toplumun içinde birey olarak yer bulmaz. Bu da sosyal hayattan kopuk, özgüveni düşük, ebeveynlere bağımlı ve yapamadığı şeylerin hırsını ebeveynden çıkaran nesiller yetiştirir.
Ağlamaya Karşı Yaklaşım
Doğu kültüründe çocuğun yetiştirme konusunda dengesiz bir işbölümü dağılımı vardır. Çocukla ilgili herşeyden anne sorumlu olarak kabul edilir. Çocuğu ağlayan annenin kötü anne olduğu konusunda yaygın bir inanış vardır. En ilginci bu baskıyı en çok diğer anneler ve aile bireyleri yapar. Bu kişiler anneye destek olmadığı gibi, köstek de olurlar. Baba dahil diğer aile bireyleri, sırf çocuk sorun çıkarmasın diye, annenin yasakladığı şeyleri yaparak, çocuğa doğru olanın ne olduğu konusunda karışık mesajlar verir. Daha sonra da sosyal ortamda çocuk uygun şekilde davranmayınca, yine anne suçlanır.
Doğu kültüründe ağlamanın nedeni çok da irdelenmez. Çocuğun susmasına öncelik verilir. Çocuk sustuğu sürece her yolu denemek mübah sayılır. Normal zamanda yapmasına izin verilmeyen şeyler, sosyal ortamda ağlayan çocuğa teklif edilir. Mesela yemekten önce tatlı yemek, babanın cep telefonu ile oynamak gibi… Bunlar sadece günü kurtarmaya yarayan kısa vadeli çözümlerdir. Bu tür davranışlar, yasaklar konusunda çocuğun kafasını iyice karıştırır. Ağlayarak her istediğini elde edebileceği mesajını verir.
Kurallar Esnetmek İçin
Doğu kültürü kurallardan hoşlanmaz. İnsanlar bir yandan “herkesin kurallara uymadığı” konusunda şikayet ederken, diğer yandan, kendileri sanki toplumun dışındaymış gibi, buldukları her fırsatta kuralları uygulamamaya/esnetmeye çalışırlar. Çocuklar da ebeveynlerinin bu tutumunu gözler. Anne ve babası restoranda bağıra çağıra konuşurken, çocuğun uslu durmasını nasıl bekleyebiliriz? Uzun vadede çocuk, kuralların anlamsız olduğunu ve esnetilebileceğini düşünür. Bu da ebeveynlerin çocuk üzerindeki otoritesini zayıflatır. “Ne yapsak durmuyor” denen çocuk tipleri bu tür ailelerden çıkar.
Sınırlı Sosyal Katılım
Doğu kültüründe sosyal ortamlara katılma oranı daha azdır. Az olduğu için bu konudaki görgü kuraları da fazlaca gündeme gelmez. Çocuk da sosyal bir ortama girildiğinde nasıl davranılacağını bilemez.
Çocuklu Ailelere Yaklaşım
Doğu kültüründe toplumsal alanların çocukların ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi yeni bir kavramdır. Dolayısı ile her gidilen mekanda, yapılan seyahatlerde çocuğa uygun koşuların olmasını beklemek hayaldir. Çocuğun sağlığı, güvenliği ve eğlenmesi için gerekli olan her aracı aile önceden düşünüp ayarlamak durumundadır. Kimi aileler sırf bu sebeplerle sosyal ortamlara az girmeyi, seyahate az çıkmayı tercih eder.

Can Ağladığında
9 aylık oğlum Can henüz sosyal ortamlardaki görgü kurallarını öğrenmek için çok küçük. Ancak bu, sosyal aktivitelere katılmadığımız anlamına gelmiyor. Aksine, sosyal ortamlara girmek konusunda Can’ın doğumundan itibaren çok az kısıtlama yaptık. Can bizimle beraber ilk gezmesini 7 günlük iken yaptı. Beraber alışverişe ve restorana gitmiştik. O zamandan beri bizimle beraber her yere gelir. Sadece sinemaya eskisi gibi sıklıkla gidemiyoruz. O da eşim Kuzey ile beraber gitmek istememizden kaynaklanıyor. Yoksa Can’a dönüşümlü bakarak, tek tek de gidebiliriz. Can şu anda 9 aylık ve dışarıda vakit geçirmeye çok alışık. Çok yorulmadığı sürece dışarıda hemen hiç ağlamaz. Hatta dışarıyı evden daha çok sevdiğini söyleyebilirim.
Görgü kurallarını öğrenecek yaşa gelene kadar, öncelikli olarak Can’ı ağlama konusunda terbiye etmeye çalışıyorum. Ağladığı zaman, ilk olarak, açlık, ıslak bez gibi fizyolojik ihtiyaçlarını süratle karşılıyorum. Psikolojik ve duygusal gelişimini sağlamak için, onunla her gün bol bol oynuyor ve sık sık öperek, kucaklayarak sevgimi gösteriyorum. Ancak kimi zaman fiziksel bir ihtiyacı olmamasına rağmen ağlıyor. Bu zamanlar genellikle kendi kendine oynamaktan sıkıldığı dönemlere denk geliyor. Bu durumda, işim yoksa hemen ilgilenip, onunla oyun oynuyorum. İşim varsa, Can’ı, oyun parkı gibi gözümün önünde güvenli bir alanda tutup, işimi tamamlayana kadar kendi kendine bırakıyorum. Çoğunlukla bir müddet daha ağladıktan sonra oyuncaklarına dalıyor ve ağlamayı kesiyor. Ancak bazen ağlaması daha da artıyor. Bu durumda işimi bırakıp ya kucağıma alıyor, sakinleştiriyor ve parkına geri bırakıyorum ya da yanına gidip ben de onunla oyun oynuyorum.
Bu 9 aylık süreçte, Can ile, 2 defa uzun mesafeli uçak seyahati yaptık. Aktarmalarla beraber 8 defa uçağa bindik. Bir tanesi dışında hemen hepsinde gayet güzel durdu. Çoğunlukla da uyudu. Ağladığı yolculukta ise uykusuzdu. Ağladığı sürece çevrede oturan insanlardan asla yargılayıcı bakışlar görmedim, iğneli sözler duymadım. Aksine herkes nasıl yardım edebileceğini sordu. Hatta bir yolcular, yorulmuş olabileceğimi, dinlenmek istiyorsam bebeği tutabileceklerini bile söylediler.

Yaşadığım ortamda, çocuk sahibi olduğum için ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmediğim için mutluyum. Her aile bizim gibi süreçlerden geçiyor. Benim çocukların türlü hallerine olan anlayışım, çocuk sahibi olduktan sonra daha da çok arttı. Çocuklu ailelere karşı anlayışlı olmak gerekir diye düşünüyorum.

Sonuç
Çocuğun sosyal ortamlarda ağlamasının ya da daha geniş bir yaklaşımla ortamın gereklerine göre davranmamasının pek çok nedeni var. Çocuğun doğası, ebeveynlerin çocuk terbiyesi anlayışı ve toplumun çocuklu aileye yaklaşımı bu nedenler arasında sayılabilir. Toplu alanlarda uygun şekilde davranan çocuklar yetiştirmek için yapabileceklerimizi şöyle özetleyebilirim:
Öncelikle, çocuğu birey olarak kabul etmek, onun isteklerini, ihtiyaçlarını dinlemek sadece sosyal ortamlarda değil her ortamda ebeveyn-çocuk çatışmasını azaltacaktır.
Türk ebeveynleri olarak bizim, çocuklarımıza daha çok güvenmeye ve onları daha serbest bırakmaya ihtiyacımız var. Örneğin, bir yaşından sonra her çocuk önüne konulan yemeği ama az-ama çok kendi başına yiyebilir. Aşırı ısrarcı tutumları özellikle sosyal ortamlarda bırakmakta ve çocuğa biraz nefes aldırmakta fayda var.
Çocuğu kırılacak bir nesne gibi görüp sosyal ortamlardan uzak tutmak da doğru bir yaklaşım değil. Doğumdan sonraki 40 gün, anne ve bebeğin eve kapandığı günler, ciddi bir sağlık sorunu olmadığı sürece artık geride kalmalı. Çocuklar küçük yaştan itibaren uygun sosyal ortamlara sokulmalı ve o ortamların kuralları öğretilmeli. Ebeveynler kurallara, yasalara en başta kendileri uyarak çocuklarına örnek olmalı. Gidilen yerde çocuğun sıkılmaması için gerekli önlemler alınmalı. Çocuğun limitleri bilinmeli. Çocuk yorgun iken, uykulu iken ev dışı aktiviteler yapılmamalı ya da kısa kesilmeli.
Çocuk sosyal bir ortamda ağladığında, önce fiziksel bir ihtiyacı olup olmadığına bakılmalı. Yaramazlık yaptığında o yerin kuralları hatırlatılmalı. Uygun şekilde davranmazsa bir daha bu tür aktivitelere katılmayacağı belirtilmeli.
Ben aşırı yaramaz çocukların nadir olduğunu düşünüyorum. Gerekli terbiye ve fırsat verilirse hemen her çocuk sosyal ortamda uslu durmayı öğrenir.
Son olarak, bazen ebeveynlerin her türlü çabasına rağmen çocuk doğru davranışları sergilemeyebilir. Hiçbir aile çocuğunun toplum içinde ağlamasını, huysuzlanmasını ve yaramazlık yapmasını tercih etmez. Ailenin yaşam ve terbiye koşullarını dışarıdan anlamak mümkün olmadığına göre, çevredeki insanların eleştirileri/yargılayıcı bakışları sadece ebeveynlerin moralini bozacaktır. Nihayetinde beklenmedik davranışlar sergileyen bir yetişkin değil, bir çocuktur. Toplumun çocuklu ailelere destek olması ile, daha arzulanan bir sosyal yaşam yaratılacaktır…"

7 Ocak 2014 Salı

O son kaşık

internetanneleri.com'dan alıntıdır:


"Annelerin en büyük sorunu; o “son kaşık”. Hayat memat meselesi. Sanki çocuk o son kaşığı yerse dünyayı kurtaracak, dünya üzerindeki bütün olumsuzluklar son bulacak. Anne öyle uğraşıyor ki, o son kaşıktakiler yenmezse gerçekten kalanlar ağlayacak. Adeta bir koşucunun sarf ettiği enerji sarf ediliyor ve o son kaşık artık kaşık olmaktan çıkıyor. Uçak oluyor, araba oluyor, tren oluyor. Çocuğumuzun içi otoparka dönüşüyor.
**Uzmanlar zorla yemek yedirmenin, çocuğun yeme alışkanlıklarını bozduğunu, anne ile çocuk arasındaki ilişkiyi zedelediğini ve zıt psikoloji yüzünden zorla yapılan her hamlenin olayı daha da vahim hale getirdiği kanısında. Tabi bu durumda zedelenen sadece çocuk değil madalyonun diğer yüzünde annelerimiz var.

Toplumun büyük bir kısmında da öyle bir düşünce var ki “ne kadar kendini yıpratıyorsa o kadar iyi bir annedir” yada yakın çevrelerden gelen tepkiler “aaa bu çocuğa birşey yedirmiyor musun sen? süzülmüş sanki, zayıflamış”… Sonra ne mi oluyor? Annemiz beyin sınırlarını zorlayan çeşitli yöntemlerle çocuğa yemek yedirmeye çalışıyor. Burnunu sıkıyor, aa bak kuş uçtu, böcek kaçtı derken binbir türlü oyunlarla çocuğun ağzını açmasını sağlıyor. Ağzını açan çocuğa bir kaşık yemeği yedirmenin şevkiyle ikinci kaşık için başka planlar yapıyor. Verilen vaadler, rüşvetler ve ödüller… Başta cazip gibi görünse de çocuğu kötü yönde etkiliyor. Çocuğun özgüvenine istemeden de olsa çentikler atılıyor. Yapılması gereken şey aslında çok basit, basit denenin de mayası bazen tutmuyor ancak baskılıcıktansa disiplinli bir şekilde yılmadan bu yöntemleri uygulamak gerekiyor. Çocuğun acıkmasını ve açlığı hissetmesini beklemek, sabah öğle ve akşam öğünlerini alışkanlık haline getirene dek ara öğünler vermemek ve yemek yiyeceği zamanı eğlenceli hale çevirmek."

Ayşe Kapusuz Lafebesianne ne güzel de anlatmış durumu. Biz de kimi zaman farkında olmadan, kimi zaman doğru olmadığını bildiğimiz halde içimiz rahat etmediği için, kimi zaman da çevre baskısıyla yukarıdakileri uyguladık.

Sonuç, uzun süre kızımız bizden yemek yemeyi kesti, hem de disiplinden taviz vermeyen bakıcısından gayet güzel yemesine rağmen. Şimdi şimdi durumu düzeltiyoruz. Uygulamaları çocuklarında başarılı olmuş annelerin, resmen başarı öykülerini :) dinledikçe herşeyi daha kolay yoluna koyuyoruz. Kızımız da bizimle mutlu yemek yemeye başladı artık devamlılığını diliyoruz...

Yine Ayşe Hanım'ın yazısıyla kapanış yapacağım:
"Çetrefilli duygulara kapılmayın, geriye sadece o son kaşık kaldıysa çocuk doymuş demektir." Bazen ısrarcı olmak durumu daha da kötüye götürüyor, bırakalım çocuğumuz kendi kararlarını kendi versin. Hepimizin amacı mutlu son değil mi?


*Bu yazıyı paylaşmamın nedeni, aldığım kararları unutmayıp yeni yılda daha istikrarlı uygulayabilmek. :)

6 Ocak 2014 Pazartesi

Pembe Kurbağa Tiyatrosu

Doktorumuz Alev Kutlu'nun önerisi üzerine hafta sonu Pembe Kurbağa bebek tiyatrosuna gittik ve ilk kez oynanan Minik Kuş oyununu izledik. Oyunu biz çok beğendik. Bebek tiyatrosu olur mu, onca bebek bir arada nasıl durur derken, tam da onların ilgisini çekecek görsel ve işitsel yönden zengin, eğitici bir oyun izledik.


Tiyatronun çocuklar için eğlenceli bir ortamı var. Ortama adaptasyon için yarım saat evvel gidilmesi gerekiyor. Bu yarım saat henüz kreşe başlamamış miniklerin yaşıtlarıyla bir arada olabilmesi için harika bir fırsat. Gerçi bu haftaki oyun saat 12'deydi, yani tam öğle uykusu vakti! O yüzden Ela ilk yarım saati biraz kestirerek geçirdi, tam iyice açılıp oynamaya başlamıştı ki oyun bitti:) Tek seans olduğu için saat seçme şansımız yoktu, umuyoruz ki bundan sonraki tiyatrolar sabah yada öğleden sonra saatlerinde olur.




Sanırım oyunun ilk gösterimi olmasından kaynaklı bir kalabalık vardı, salon epey havasızdı. Belki oyunların sonraki haftalarında gitmek hem minikler hem de ebeveynler açısından daha konforlu olabilir.


İlk denememizi gerçekleştirdik, fena da geçmedi. Ela uykudan fazla sosyalleşemese de sesler, ışıklar, renkli objeler ilgisini fazlasıyla çekip oyunu sonuna kadar dikkatle izlemesini sağladı. Bundan sonrakilerin daha etkileşimli geçeceğini düşünüyorum. Bebeklerin fizizsel, zihinsel ve sosyal gelişimi için faydalı aktivite avına devam...

Bir sonraki durağımız bebekler için yüzme dersi!

10 Aralık 2013 Salı

Serendipity - Tatlı Tesadüf

Soğuk kış günlerinde içinizi ısıtacak bir film. Hayat ya tesadüflerden ibaretse, değiştirebilir miyiz kaderi? Yeni yıl öncesi izleyin a dostlar! :))








9 Kasım 2013 Cumartesi

Güz


Başımızı çevirdiğimiz her yerde sonbahar hüznünü çıplak dallarına asmış ağaçlar, yerleri kaplayan sararmış yapraklar. Attığımız her adımda kurumuş yapraklar değil de kalbimizin kuytuları hışırdıyor sanki. Zaman bile ağırdan alıyor, elinde olsa duracak.
 
Doğa bile yeniden yeşerebilmek için sararıp solmaya ihtiyaç duyarken, insanoğlunun daimi neşesi mümkün müdür? Melankoli, yalnızlık, hüzün olmadan 4 mevsim şen kahkahalar atılabilir mi?
 
Yaşamak lazım, yalnız kalmak, çıtırtıları dinlemek, dinlenmek; güze doyunca da yeniden yeşerip çiçeklenmek...
Life is good in contrast, cheers;)

Sonbaharda Düzce-II